Kategorilenmemiş


HZ MUHAMMED (SAV)’İN HAYATI

 

Peygamberlerin sonuncusu ve İslâm Dini’nin Peygamberidir.

Mekke’de doğdu. Kureyş kabilesinden Abdulmuttalip bin Abdullah’ın oğludur. Annesinin adı Âminedir. Babası, Muhammed doğmadan ölmüştür. Annesi Âmine, Muhammedi bir süre Mekke’nin Köy halkını meydana getiren ailelerinden birine Süt Anne Halime Hatun’a emanet etmiş, sonra da Yesrib şehrinde (sonradan bu şehrin adı Medine olmuştur) bulunan Muhammed’in dayılarının yanına götürmüştür. Fakat anne oğul burada çok kalmadılar. Âmine, oğlunu yanına alarak Mekke’ye doğru yola çıktı. Fakat yolda hastalanarak öldü.

Muhammed’e ölen annesinin yerine Dadısı Ümmü Eymen baktı…

Daha altı yaşında iken öksüz kalan Muhammed’i amcası EbuTalip, himayesine aldı. Ebu Talip, kimseye muhtaç olmadan, çalışarak hayatını kazanan bir insandı.

Muhammed, bütün Mekkeli çocuklar gibi yetişti. Amcasının çocukları ile birlikte, Mekke sokaklarında oynayarak ilk çocukluk günlerini geçirdi. 14 yaşına geldiğinde, amcası ile birlikte ve onun yanında ticaret hayatına atıldı. Kervanlarla Yemen’i, Suriye’nin büyük bir bölümünü gezdi.

Fakat, Muhammedin bu ticaret ile ilgili gezileri ve tüccarlığı ancak iki yıl kadar sürebildi.

Muhammed her gün bilgisini, görgüsünü artırdığı geniş bir dünyadan, daracık bir şehrin içine kapanmağa mecbur olunca, Mekkeyi, eskisinden daha çok yadırgamağa başladı.

Yeniden tüccarla sefere katılmak istedi, fakat, onu kimse yanına almadı. İşsiz kaldığı için, bir süre, çapulcu kabileleri cezalandırmak için sefere çıkan gönüllüler arasında Ficar savaşlarına katıldı. Kısa süren bu işinden sonra da bir süre, zengin bir adamın sürülerini gütdü (çobanlık yaptı).

Bu sıralarda Mekkede zengin bir dul olan Hatice adında bir kadın, işinin başında bulunacak, dürüst bir insan (yardımcı) arıyordu. Bu iş için , Muhammed’ten daha iyisi bulunamazdı. Adamları aracılığı ile Muhammede bu işi teklif etti. Muhammed te amcasına danıştıktan sonra, Hatice’nin yanına yardımcı olmayı kabul etti.

Muhammed, bu yeni işinde, kısa zamanda büyük başarılar kazandı. Başka bir adam olmuş gibi idi. İşi o kadar ileriye götürdü ki, birkaç yıl içinde, Haticenin ticarethanesini eski zenginliğine ulaştırdı.

Ticaret hayatına artık alışmış olan Muhammed, zamanla Hatice’nin kendisine bağlandığını gördü. Kısa bir süre sonra da Hatice ile evlendi.

Kırk yaşına gelen Muhammed, bir tarafta zenginliği, bir taraftan da geniş bilgisi, güzel konuşması ile, sohbet toplantıları için aranan bir insan olmuştu.

Fakat Muhammed, kendi iç dünyasına daha sık kapanmağa başlamıştı. Eskisi gibi kalabalıklardan pek hoşlanmıyordu. Sık sık, Mekke çevresindeki Hira dağına çıkıyor, orada saatlerce kalıyor, kendini dinliyordu.

On yıl boyunca Muhammed, eski hayatından tamamen uzak, bu yeni hayatını izledi. Hira dağı ve çevresi, onun sık sık gittiği yerler oldu.

Gün geçtikçe Muhammed, dış dünya ile olan ilgisini tamamen keser bir duruma geldi. Artık eskisi gibi ne konuşuyor, ne yiyip içiyor, ne de uyku uyuyordu. Hira dağı yamaçlarında, ovaya bakan bir mağarayı kendine barınak yaptı. Günlerini, gecelerini orada geçirmeye başladı.

Dağdan, boşluklardan gelen birtakım sesler duymağa başlamıştı. Bir takım hayaller görüyordu. İlkin çıldırdığını, cinlere çarpıldığını sandı. Fakat müjdeci meleği , ‘’Cebrail Aleyhisselâm’’ı süreli olarak, hemen her yerde görmeğe başladı.

Allah’ın büyüklüğünü düşünüp kendi kudretsizliğini anladığı bir gece, gördüklerinin, düşündüklerinin gerçek ya da gerçek dışı olduğunu söyleyecek bir doğru sözlü kimse bulmak istedi. Hatice’ye koştu. Hatice, O’nu şefkatle dinledi. Muhammed aylardır gördüğü rüyaları, hayalleri anlattı. Bunların gerçek olup olmadığını, Hatice’nin kendisine söylemesini istedi.

Hatice Muhammed’i alıp amcazâdesi Varaka’nın yanına götürdü. Olan biteni ona anlattılar. Varaka:

-          Müjde ya Muhammed, dedi. Sen, Meryem’in oğlu İsa’nın haber verdiği son Peygamberisin. Sana görünen Melek, Hazret-i İsa’ya da görünen en büyük melektir. İnsanlar, ilkin sana inanmayacaklar, sana yalancı diyecekler, sana hakaret edeceklerdir. Fakat sen, bunların hiç birine aldırma, dayan. Bu Ümmetin peygamberi olacaksın.

Muhammed bir süre sonra gördüklerini (sıra dışı halleri) yeniden görmeğe başladı. Üç yıl sonra da, inancını çevresindekilere yaymağa başladı.

Kendisine ilk inananlar arasında, en candan yakınları vardı: Eşi Hatice, amcasının oğlu Ali, kölesi Zeyd.

Sonunda, Kâbe meydanında halkın karşısına çıkmayı denedi. Şiir dolu bir konuşma ile hemşerilerini Hak Dinine çağırmağa başladı. Muhammed’e göre, bütün insanlar, bir tek Allah’ın kulu idiler. O’nun kudreti ve merhameti karşısında bütün insanlar eşitti. Bu sebeple bütün insanlar birbirlerine yardım etmeli, dünya malına düşkünlük göstermemeliydiler.

Aylar geçtikçe, Muhammedin çevresine katılanlar, Muhammedin getirdiği bu yeni Dine inananlar da artmaya başlamıştı. Yoksullar ve köleler kalabalığının yanında, zenginler  de Muhammed’in Dinine inanmağa başlamışlardı.

Ancak, Kureyşliler, bu yeni inanca kapılarını kapatmış durumda idiler. Onlar, Muhammed’e inanmıyorlar, inanalara da engel olmak istiyorlardı. Muhammed’e bile, sokağa çıktığında hücum ediyorlar, üstünü başını yırtıyorlar, Müslümanlığı kabul etmiş olan fakir halka, özellikle kölelere de çeşitli işkenceler yapıyorlardı.

Gün geçtikçe, Muhammed’in Meke’de yaşamasına imkan kalmamağa başlamıştı.

Bu sıralarda, Mekke’nin yakınlarında bulunan bir başka şehir halkı, Yesrib’liler (sonradan bu şehrin adı Medine olacaktır), Muhammed’i, kendi şehirlerine çağırdılar. Sonunda, Muhammed te, Mekke’den ayrıldı.

Müslümanlar, Peygamberin ‘’Hicret’’denilen bu göçünü İslâm Tarihi’nin başı olarak kabul etmişlerdir (12 Temmuz 622 Cuma).

Mekkeliler Muhammed’in Göç ettiğinin farkına çok sonra varabildiler. Muhammed’in evini gözetleyen Kureyşliler, O’nun orada serilmiş bir yatakta yattığını görüyorlardı. Sabah şafak sökerken, Muhammed’in evine hücum ettiklerinde, yatakta yatanın Muhammed değil, Ali olduğunun farkına vardılar. Muhammed, bu sıralarda, Mekkeden çok uzaklarda bulunuyordu. Aldandıklarını üzülerek anladılar: Muhammed Mekkeden çoktan ayrılmıştı.

Muhammed’in peşinden süvariler koşturdular. Peşine düşenler, Yesrib’in ilk Palmiye ağaçlarını uzaktan geçmişlerdi ki, Muhammed, yanında Ebubekir olduğu halde oraya yerleşmiş bulunuyordu.

Ahmet Cevdet Paşa Kısas-ı Enbiya adlı eserinde, Hazret-i Muhammed’in Mekke’den ayrılışını şu şekilde anlatır:

‘’O gün Hazret-i Muhammed, akşama kadar Ebu Bekir’in evinde kaldı. Gece, Ebu Bekir ile birlikte çıktılar ve Nur dağına doğru gittiler. Nur dağında ıssız bir mağara vardı. Oraya girdiler. Derhal Allahü Tealâ’nın emri ile bir örümcek gelip mağaranın ağzına ağılarını gerdi. Bir çift yabani güvercin de gelip buraya yumurtladı. Kureyşin arayıcıları, Nur dağının her yanını aradılar. Arayıcılardan bazıları bu mağaranın ağzına gelmişlerdi. İçlerinden biri:

-Şu mağarayı da arayalım dedi.

İçlerinden Ümeyye:

-Tanrı akıllar versin. Muhammed doğmadan bu örümcekler ağlarını örmüşler, dedi. Bunun üzerine arayıcılar döndüler. Oysa ki, mağaranın ağzına geldikleri zaman Hazret-i Muhammed ve Ebu Bekir onları görüyorlardı.’’

Yesrib’e bundan sonra, Peygamberin şehri anlamına ‘’Medinetü’n-Nebi’’ demeğe başlandı. Bu ad, sonradan Medine olarak kalmıştır.

Muhammed Medine’nin iç düzenini kurduktan sonra, kendisine bir ordu hazırlamak işine girişti. Ordusu hazır olunca da kendilerine çok zorluk göstermiş olan Mekkelileri yenilgiye uğratmanın çarelerini aramağa başladı.

Mekke’lilere karşı ilk zaferini, Bedir vahası çevresinde kazandı.

Mekke’liler, bu yenilgilerinin öcünü almak için, Muhammed üzerine yürümede gecikmediler. Muhammed kuvvetleri, Uhud’da yenilgiye uğradı.

Muhammed Medine’de ordusunu yeniden düzenledi. Nitekim, ertesi yıl, Mekke’lilerin yeniden hücuma kalkarak Medine’yi kuşatmaları, Muhammed’in bu hazırlıkları ile, bir sonuca varamadı. Medine çevresine kazdırılan derin hendeklerin arkasında, büyük bir kudretle savunmasını yapan Muhammed, Mekkelilerin bir sonuç alamadan geri dönmelerini sağlamış oldu.

Gün geçtikçe İslâm inancını daha çok yaygın duruma getirmeyi başaran Muhammed, bir taraftan kuvvetli bir devletin gerektirdiği teşkilâtı kurmayı başarırken, bir taraftan da İslâm inancını, herkese, en küçük ayrıntılarına önem vererek anlatmaya çalışıyordu.

‘’Hayatındaki bütün gayret ve çabaları, kendisine inananları daha insan, daha merhametli, daha kardeş düşünceli yapmak olan Muhammed’e bir gün İslâm Dini’ni kabul eden birisi geldi:

-Bana İslâm Dîni’nin esâsını anlat dedi.

Hazret-i Muhammed, ona, şu cevabı verdi.

-Kimse hakkında kötü söz söyleme…

Başka biri şu suali sordu:

-Ölen annemin hâtırasını nasıl anayım?

Muhammed cevap verdi:

-Su ile. Onun adına bir kuyu kaz. Susayanlara su ver.

Yeryüzünün yaratılmasını, birgün şöyle anlatmıştı:

-Allah, yeryüzünü yarattığı zaman büyük bir sarsıntı olmağa başlamıştı. Sarsıntıyı kesmek için Allah, yüksek dağları dünya üzerine yerleştirdi, sarsıntı böylece durdu.   

Cennetdeki melekler, bunu öğrenince, dağların kudretine şaştılar. Dağların, Allahın yarattığı en büyük kuvvet olduğuna inandılar. ‘Daha kudretli bir şey yarattın m?’ diyerek Hak Tealâ’ya sordular… Allahü Tealâ buyurdu: Demir daha kuvvetlidir, dağları eritir’. Melekler yine sordular: ‘Öyle ise demir en kuvvetlidir’, Allah ‘Hayır’ buyurdu. ‘Ateş ondan üstün gelir, çünkü demiri eritir’. ‘Peki, ateşten daha kuvvetli bir şey varmıdır?’ diye sordular. Allah kendilerine ‘Ateşi söndüren su’ diyerek buyurdu. ‘Sudan daha kuvvetlisi varmı? diyerek sordular. Allah ‘Evet, Rüzgâr sudan daha kuvvetlidir’ buyurdu.

Bunun üzerine melekler, ‘Ey Yüce Rabbimiz, yarattığın en kudretli şey nedir?… Diye sorduklarında Allahü Tealâ O’nlara cevap verdi:

‘’Yarattıklarımın en mükemmeli ve en güzeli, sadaka veren en merhametli insanlardır. İnsan sağ elinin verdiği sadakayı sol eline duyurmazsa, makamı  bütün varlıkların üstüne yükselir’’

Muhammed, uzun süren ayrılıktan sonra, Mekke’ye gidebilmek düşüncesini gerçekleştirmeğe çalıştı.

Mekke’yi kesin olarak teslim almanın zamanı geldiğini gören Muhammed, onbin kişilik bir kuvvetle gizlice Mekke üzerine yürüdü. Mekke’yi kuşattı. Muhammedin üzerine geldiğini duyan Mekkeliler, dehşete kapılarak ona bir temsilci gönderdiler. Fakat Muhammed, Mekkenin bu temsilcisine:

-Mekke’yi ebediyen Fethedeceğim. Kutsal şehre girdiğim zaman, evlerinde sessizce oturanların hayatlarını bağışlayacağım. , diye, tek çıkar yolu gösterdi.

Ertesi sabah Muhammed, İhram adı ile bilinen Hac kıyafeti ile, bir beyaz deveye binip, Ebu Bekir ile birlikte, kutsal şehrin kapılarına dayandı. Ebu Bekir ile birlikte yaya olarak Mekke sokaklarından Kâbe meydanına  doğru ilerledi. Kâbe’yi yedi defa Tavaf etti. Elindeki âsa ile bütün putları kırdı. Suçlu olduklarına inandığı az kimseye ölüm cezası verdi. Yağmaya engel oldu. Gün kavuşmaya başlarken, yıllardır istediği şeye kavuşmuştu. Kâbe meydanından, bütün Mekke’ye doğru, Dâvudî bir ses:

‘’-Allah en yücedir’’,‘’ Allah en yücedir’’… Diye bütün Mekke’yi çınlatmaya başlamıştı.

Muhammed Mekke’yi Fethettikten bir süre sonra Allahü Tealâ’nın adına yakışır birbüyüklükte bir devlet kurmak için hazırlıklara girişti. Ancak altmış yaşına gelmişti. Vücudu günden güne kuvvetinden kaybediyordu.

Muhammed son Hac vazifesini yerine getirmek üzere Mekke’ye gitti. Bu seferki gidişi en heybetli gidişlerden biri oldu. Muazzam bir kalabalık, Peygamberlerinin peşinde, Kâbe’yi Tavaf için toplamışlardı. Muhammed, Kâbe’de kendisine inananlara günlerce hitabetti. Onlara Müslümanlığın şartlarını açıkladı.

Medine’ye dönmeden önce, ellerini havaya kaldırdı ve kendisini dinleyen kalabalığa sordu:

-Görevimi yerine getirdim mi?

Hep beraber cevap verdiler:

-Evet! Ey Allah’ın Peygamberi…

Muhammed, Medineye döndükten sonra, tamamen kuvvetden düştü…  Artık, Camiye zorlukla ve kendisine yardım edilmek kaydı ile gidebiliyordu.

Filistine gönderdiği ordu ile ilgilendiği günlerde, şiddetli bir hummaya tutuldu. Gece yarısı olmasına rağmen, bir kölesinin yardımı ile ilkin Müslümanlık yolunda şehit düşenlerin yattığı mezarlığa gitti. Orada uzun süre dua etti. Sonra Camiye geldi. Orada kuvveti kesildiği için yere yığıldı.

Evine kaldırdılar. Günlerce hasta yattı. Biraz kendine geldiği bir gün, Ebu Bekir’i Halife tayin ettiğini bildirdi. Sonra bütün kendilerine inananlara barış, ve birlik içinde yaşamalarını öütledi. Sonrada şu vasiyetlerde bulundu:

‘’Bütün puta tapanları Arabistandan kovun.’’

‘’Sahip olduğunuz hakları bütün Müslümanlara yayın.’’

‘’Durmadan ibadet edin.’’

Kısa bir süre sonra, bütün kuvvetini kaybetti. Kesik kesik cümlelerle, bütün kölelerin serbest bırakılmasını, kendi parasını fakirlere dağıtılmasını emretti. Çevresinde bulunanlara:

‘’-Birbirinizi sevin…’’

Dedi. Ve, ‘’Allah!’’ adını söyleyerek son nefesini verdi.

Hazret-i Muhammed’in öldüğünü görenler, büyük bir heyecan içinde feryada, ağlamağa başladılar. Ali cansız bir kalıp halinde donakalmıştı. Osman’ın dili tutuldu. Ömer elinde kılıcını sallayarak ayağa kalktı ve:

-Kim Hazret-i Muhammed öldü derse, boynunu vururum, dedi.

Ölüm haberini duyan Ebu Bekir, Muhammed’in ölüsünün bulunduğu yere koşarak geldi, yüzünü açtı; Gözlerinden yaşlar akarak :

-Ölümünde hayatın kadar güzel! Dedi, eğilerek O’nu öptü. Sonra Mescid-i Şerif’in önüne toplanmış ağlaşan Müslümanlara:

-Ey Muhammed’e inanmış olanlar. Bilmiş olun ki Muhammed öldü. Ama , Muhammed’in Rabb’ine inananlar, bilsinler ki Allah ebedidir, ölmez, dedi.

Bu sözleri yaşlı gözlerle dinleyen kalabalıktan, yüzyıllar boyunca bütün Müslüman ülkelerinde çınlayacak olan bir ses yükseldi:

-‘’Lâ ilâhe İllâllâah, Muhammedün Rasûlüllâah.’’

Muhammed öldükten sonra, Müslümanlık, Halife Ebu Bekir ve ondan sonra gelen Halifelerin tükenmek bilmez gayretler ile bir çığ gibi gittikçe büyüyerek yayıldı; Milyonlarca insanın gönüllerini fetheden, onlara bir yaşama gücü veren bir inanç olarak, yüzyıllar ötesine seslenir oldu.

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                       Bâki Kurtuluş’un kaleminden…

                                                                                       Derleyen ve yazan:

                                                                                       Feyzullah Karaman.

                                                                                       Yusuf oğlu.                                  

                                                                                       1959 Trabzon Sürmene doğumlu

GEBZE/KOCAELİ

Doğu Karadeniz Bölgesi;Trabzon ili Köprübaşı ilçesine bağlı, oldukça geniş bir alanı kaplayan dağınık bir yerleşim birmidir. Doğusunda Dernekpazarı ve Çaykara ilçesi, batısında Sürmene ilçesine bağlı Oylum Beldesi, Küçükdere Bucağı, Güneyde Gümüşhane ve Bayburt İli sınırları ve Kuzeyde bağlı bulunduğu Köprübaşı ilçesi ile çevrili olan bu belde dağlık bir arazi yapısına sahiptir.

Büyük Doğanlı, Küçük Doğanlı, Dağardı, Emirgân, Konuklu ve Yılmazlar olmak üzere altı mahallesi bulunmaktadır. Her mahalle kendi bünyesinde ayrı ayrı küçük yerleşim birimlerinden oluşmaktadır. Başta İsmail Ağa Yaylâsı ve Kahve Düzü Hanları olmak üzere, Taşlı, Sesli Kaya, Harmantepe. Soğuksu Hanları, Görnek, Mavriyas, Arpalı adı ile bilinen ve ve daha çok sayıda yerleşim alanı olarak Yayla ve Mezraları, Çaykara, Dernekpazarı, Gümüşhane ve Bayburt yaylâ köylerine bitişiktir.

Beldenin Güney sınırından başlayan Humurgan / Sürmene deresi Beşköy Belde merkezinin tam ortasından geçerek Köprübaşı ilçe merkezine devamla sâhil kenti olan Sürmene merkezinden Karadenize dökülür.

1998 Yılı Ağustos ayında meydana gelen sel felâketi nedeni ile yıkılan Beşköy merkez binalarının bulunduğu mekânda beldenin doğu sınırından doğarak Sürmene deresine birleşen Mesal ırmağı vardır. Sözkonusu ırmağın başlangıç noktası olan kaynak şiddetli yağmurun da etkisi ile patlayarak beşköy belde merkezindeki binaları yıkarak kırkyedi kişinin öümü ile sonuçlanan olayı meydana getirmiştir.

1929 Yılında Beşköy belde merkezinin bulunduğu Dere yatağındaki meydana gelen sel felâketi sonucunda üç kişilik can kaybı meydana gelmiş Kasaba tamamen haritadan silinmiştir.

İnsan elinin değmediği Yemyeşil ormanları ile meydana gelen doğal bitki örtüsü ve irili ufaklı çok sayıda akarsuları ile bölge Turizmine önemli katkıda bulunabilecek yapıya sahiptir. Bitki örtüsü bakımından zengin ağaç çeşitleri ile süslenmiştir. Ormanlarında ağaç çeşidi olarak küçükten büyüğe sırası ile Komar. Zifin, Ligarba gibi yerel maki bitkileri boyunda küçük ağaçlar; Meşe (Pelit), Kayın (Gürgen), Ardıç, Akasya (İspendam), Kızılağaç, Kestane, Çam ağaçları bulunmaktadır. Kabuklu meyve ağacı olarak Ceviz ve Fındık yetiştiriciliği devam etmektedir. Meyva ağaçları olarak bol miktarda Armut, Elma, Siyah üzüm, Erik çeşitleri İncir ağaçları vardır.

Bölgede Çay ve Fındık önemli geçim kaynağıdır. Başta Mısır olmak üzere Patates, Fasulye, Kara Lahana ve diğer sebze çeşitleri yetişmektedir. Arazi yapısı engebeli olduğundan ancak bölgede ancak Meyva Tarımı yapılabilmektedir. Kişi başına düşen arazinin çok az olması nedeni ile Ailelerin il dışına göçleri devam etmektedir. Dağ Manzaraları ve Maden suları bakımından zengin olan bir bölgedir. Trabzon ilinin ençok ildışına göç veren yerleşim alanıdır.

Köprübaşı ilçe merkezine uzaklığı 3 Km; Sürmene ilçe Merkezine ve Karadeniz kıyısına olan uzaklığı 17 Km’dir.

Beşköy Beldesi’nin Tarihi çok eskilere dayanır… Beşköy Beldesi halkı yaklaşık Mîlâdi 1880 veya daha sonraki yıllarda Trabzon ili Of ilçesine bağlı olan Çaykara Nahiyesi ile Dernekpazarı kasabası arasında Dernekpazarının Beşköy Beldesi Batı dağ yamaçlarınan doğarak Solaklı Deresine dökülen Holo Deresi adı ile bilinen dereboyundaki Yedi Pâre (tane) Köyden Kuruçeşme ve Ayı Meydanı olarak bilinen Dağın arkasına doğru gelerek yerleşti.

Bölgeye ilk yerleşim; Koyun Çobanlarının eski adı Kalist olan ve yeni adı Konuklu olan mahallede kabak çekirdeklerini unutup bırakmaları; Ertesi yıl sözkonusu çekirdeklerden çok sayıda ve irice Beyaz Kabakların oluştuğunu gördüklerinde, yerli halk dilinde Kelif adı ile bilinen barakalar yapmaları süreci ile başladı.

Daha sonra Kahvedüzü Hanları mevkiinin bulunduğu Sürmene ilçesi Küçükdere bucağı Yazıoba köyü ile arka arkaya yerleşik olan ve eski adı Holomezire olup yeni adı Yılmazlar Köyü / Yılmazlar mahallesi olan köye; Dernekpazarına bağlı Holo köylerinden eski adı Kalanas; Yeni adı Çalışanlar köyü merkezli olmak üzere çok sayıda ahâlinin Mezra / Mezirelik olarak adlandırılan binalar yaparak ilk yerleşim alanları oluşturmaları ile devam etti.Yılmazlar Mahallesi Merkkez Camii olan Mezire Camisi Tarihi Kitabesinde Hicri 900 Tarihinde yapıldığı yazılıdır.Bu tarih Miladi olarak 1466 yılıdır. Buna göre Fatih Sultan Mehmed’in Trabzonu Fethettiği 1461 yılından 5 yıl sonrasına denk gelmektedir. Bundan anlaşıldığına göre bölge halkının Dernekpazarı yeni ilçesinin Holo köylerinden bu bölgeye göç ederek yerleşmesi Trabzonun Fetih tarihi ile örtüşmektedir.

Yaklaşık bu Trabzonun fetih tarihlerine yakın zaman içerisinde oluşturdukları bu Mezralarda deneme amaçlı yapılan ekinlerin hayli fazla mahsul vermesi ve Küçük ve büyük baş olmak üzere zamanın şartlarında hayvancılık yapmaya uygun olması bölgenin yerleşik hayata uygun olduğunu gösterdiğinden Holali halk bölgeye dört büyük akrabadan kişiler yerleşerek sırasıyla eski adları ile Küçük Arhancelo (Küçük doğanlı), Büyük Arhancelo (Büyük doğanlı), Bedrigân (Emirgân), Okşoho (Dağardı) köyleri oluşturdu.

Beş Holo köyü olan bu Köyler Of ilçesine bağlı Çaykara Nahiyesinin İlçe olup Oftan ayrılması üzerine Dernekpazarı (…Eski adı Kondu olan) Bucağına (Nahiyesine) bağlı beş pâre köy olarak 1957 / 1961 yıllarına kadar Çaykaraya bağlıydı. İlçeye ulaşım Konuklu Köyü başlarında olan Kuruçeşme ve Ayımeydanı istikametinde yer alan tek kervan yolundan sağlanıyordu. Çaykara ilçesinden ayrılarak Köprübaşı ve Sürmeneye bağlanan son Köy Dağardı Köyü (Okşoho) oldu.

Birinci Dünya Savaşında Rusların Bölgeyi işgal etmesi ile Beldenin Güney doğusunda yer alan Madur dağı eteklerinde şiddetli çarpışmalar meydana geldi. Bu Çarpışmalarda savunma hattı oluşturan yerli Milislere ait Harmantepe şehitliğini çok sayıda yerli ve yabancı Turist ziyaret etmektedir. Beşköy Beldesi, Dernekpazarı ve Ataköy Yaylâlarında Büyük ve Küçük baş Hayvanlarının otladığı meralarda çok sayıda ‘u’ şeklinde kazılmış Makinalı Tüfek mevzilerine dolu Tüfek mermileri ve bu mermilere ait mermi kovanlarına rastlamak mümkündür.
Sürmene ilçesinden denize dökülen Humurgân deresinden Derboyu Köprübaşı Sürmene Karayolunun imece usulü Devlet Vatandaş işbirliği ile yapıldıktan sonra Beşköy Beldesinin bu Köyleri birer birer Köprübaşı bucağı (Nahiyesine); Dolayısıyla Sürmene ilçesine bağlandı. 1990 Yılında Köprübaşı bucağının oluşturulan yeni ilçelerle birlikte ilçe olması ile Beş Pâre Köyler ile birlikte Holo Mezire de Köprübaşı İlçesine bağlanmış oldu.

1994 Yılında da sözkonusu köylerden oluşan bu bölge Beşköy adını alarak Belediye oldu. Son yapılan Nüfus sayımına göre 1998 Yılında meydana gelen sel felâketi nedeni ile Merkez idâri binalarla birlikte çok sayıda binaların yıkılması üzerine bölge halkı Başta İstanbul olmak üzere Bursa, İzmit illeri ve Gebze ilçesi gibi sanayisi gelişmiş bölgelere çok göç verdiğinden 2500 – 2300’lere kadar düştü. Beşköy Beldes’inin yeni merkezinde bir ilköğretim okulu hizmet vermekte olup Öğrenci sayısı Yüzonbeşlere ulaşmıştır. Belde halkı bölgeden Ekonomik nedenlerle her ne kadar göçmeye devam etseler de; Doğdukları bu mekânların Baba ocağı olarak gönüllerindeki yerini hiç bir şey doldurmamaktadır.

Folklörü; Örf, âdet ve gelenekleri ile Çaykara ve Dernekpazarı ilçeleri ile Yaylâlarda komşu olan Beşköy halkının göç ettikleri taihten yakın zamana kadar beraberlikleri asla bozulmamış olup bu birliktelikleri hâlen devam etmektedir.

Çaykara, Dernekpazarı ve Beşköy Beldesinin köylerinden herhangi birinde doğmuş bulunan her vatandaş bu yerleşim birimlerinin herhangibirine yolu düştüğünde hangi kapıyı çalsa; Kapı komşusunun evindeki gibi ağırlanır… Sahiplenilir. Beşköy Beldesinin kültürel ve sosyal konumunun getirdiği bu özellik 1998 sel felâketinin meydana gelmesi ile bölgeyi ziyaret eden duyarlı vatandaşların tanıması ile bir cazibe merkezi haline getirmiştir.

Yakın tarihte Türkiyenin kalkınma düzeyinin yükselmesinde önemli katkıları bulunan iki Devlet büyüğümüz olan Mâliye eski bakanlarından Türk Siyasetine damgasını vuran Adnan Kahveci, Eski Vâlilerden Yerel yönetimlerde destanlar yazan Siyaset Bilimci Bilim Adamları tarafından Adam gibi Vâli olarak tanıtılan Vâli Recep Yazıcıoğlu ve Tabâkat-ı Fukahadan Hacı Sefer Efendi (Saka) ve Dersiam Hacı Yusuf Efendi (Yazıcı); Beşköy Beldesinin yetiştirdiği ünlülerdendir.

Beşköy Beldesinin yerleşim alanlarında Çevre Mimarisi; zengin bir Kültürel yapıya sahiptir. Hem Kış, hemde Yaz mevsimi; Yılın tamamında ikamet edilen evlerin yanında Bahar aylarında göçülerek bir süre oturulan Kom ve Mezraa Mahalleleri bulunmakta, ayrıca Yaz boyu oturularak göç edilen Yaylâ evleri ve yayla mahalleleri bulunmaktadır. Bü,yük şehir ve Kent merkezlerine göç etmeden önce halk bir yılda iki göç yaparak büyük ve küçük baş hayvanlarla Aile ekonomisine katkıda bulunurlardı. Sözkonusu yerleşim alanları genç kuşaklar tarafından Tâtil köyü olarak kullanılmaktadır. Bu mahalleler Beldenin Doğusu ve Güneyinde sırası ile Köğüş Düzü, Sokak dibi (Orta sokak), Köprü Suyu, Görnek, Kugullar Açmalar Mezra ve Kom mahalleleri yer almaktadır. Batı ve Güneybatıdaki Mezra ve Kom mahalleleri sırsıyla Kahvedüzü Hanları, Soğuksu, Harmantepe Taş Kabanı olmak üzere Belde dahilinde on tanedir. Piknik alanı niteliğinde Görnek, Kahvedüzü Hanları, Soğuksu ve Limon Suyu Hanları olmak üzere dört adet Yaylâ kasabası bulunmaktadır.

Hazırlayan ve Yazan:

Feyzullah Karaman

Yusuf oğlu

1959 Sürmene doğumlu…

Emekli Din Görevlisi.