HZ MUHAMMED (SAV)’İN HAYATI
Peygamberlerin sonuncusu ve İslâm Dini’nin Peygamberidir.
Mekke’de doğdu. Kureyş kabilesinden Abdulmuttalip bin Abdullah’ın oğludur. Annesinin adı Âminedir. Babası, Muhammed doğmadan ölmüştür. Annesi Âmine, Muhammedi bir süre Mekke’nin Köy halkını meydana getiren ailelerinden birine Süt Anne Halime Hatun’a emanet etmiş, sonra da Yesrib şehrinde (sonradan bu şehrin adı Medine olmuştur) bulunan Muhammed’in dayılarının yanına götürmüştür. Fakat anne oğul burada çok kalmadılar. Âmine, oğlunu yanına alarak Mekke’ye doğru yola çıktı. Fakat yolda hastalanarak öldü.
Muhammed’e ölen annesinin yerine Dadısı Ümmü Eymen baktı…
Daha altı yaşında iken öksüz kalan Muhammed’i amcası EbuTalip, himayesine aldı. Ebu Talip, kimseye muhtaç olmadan, çalışarak hayatını kazanan bir insandı.
Muhammed, bütün Mekkeli çocuklar gibi yetişti. Amcasının çocukları ile birlikte, Mekke sokaklarında oynayarak ilk çocukluk günlerini geçirdi. 14 yaşına geldiğinde, amcası ile birlikte ve onun yanında ticaret hayatına atıldı. Kervanlarla Yemen’i, Suriye’nin büyük bir bölümünü gezdi.
Fakat, Muhammedin bu ticaret ile ilgili gezileri ve tüccarlığı ancak iki yıl kadar sürebildi.
Muhammed her gün bilgisini, görgüsünü artırdığı geniş bir dünyadan, daracık bir şehrin içine kapanmağa mecbur olunca, Mekkeyi, eskisinden daha çok yadırgamağa başladı.
Yeniden tüccarla sefere katılmak istedi, fakat, onu kimse yanına almadı. İşsiz kaldığı için, bir süre, çapulcu kabileleri cezalandırmak için sefere çıkan gönüllüler arasında Ficar savaşlarına katıldı. Kısa süren bu işinden sonra da bir süre, zengin bir adamın sürülerini gütdü (çobanlık yaptı).
Bu sıralarda Mekkede zengin bir dul olan Hatice adında bir kadın, işinin başında bulunacak, dürüst bir insan (yardımcı) arıyordu. Bu iş için , Muhammed’ten daha iyisi bulunamazdı. Adamları aracılığı ile Muhammede bu işi teklif etti. Muhammed te amcasına danıştıktan sonra, Hatice’nin yanına yardımcı olmayı kabul etti.
Muhammed, bu yeni işinde, kısa zamanda büyük başarılar kazandı. Başka bir adam olmuş gibi idi. İşi o kadar ileriye götürdü ki, birkaç yıl içinde, Haticenin ticarethanesini eski zenginliğine ulaştırdı.
Ticaret hayatına artık alışmış olan Muhammed, zamanla Hatice’nin kendisine bağlandığını gördü. Kısa bir süre sonra da Hatice ile evlendi.
Kırk yaşına gelen Muhammed, bir tarafta zenginliği, bir taraftan da geniş bilgisi, güzel konuşması ile, sohbet toplantıları için aranan bir insan olmuştu.
Fakat Muhammed, kendi iç dünyasına daha sık kapanmağa başlamıştı. Eskisi gibi kalabalıklardan pek hoşlanmıyordu. Sık sık, Mekke çevresindeki Hira dağına çıkıyor, orada saatlerce kalıyor, kendini dinliyordu.
On yıl boyunca Muhammed, eski hayatından tamamen uzak, bu yeni hayatını izledi. Hira dağı ve çevresi, onun sık sık gittiği yerler oldu.
Gün geçtikçe Muhammed, dış dünya ile olan ilgisini tamamen keser bir duruma geldi. Artık eskisi gibi ne konuşuyor, ne yiyip içiyor, ne de uyku uyuyordu. Hira dağı yamaçlarında, ovaya bakan bir mağarayı kendine barınak yaptı. Günlerini, gecelerini orada geçirmeye başladı.
Dağdan, boşluklardan gelen birtakım sesler duymağa başlamıştı. Bir takım hayaller görüyordu. İlkin çıldırdığını, cinlere çarpıldığını sandı. Fakat müjdeci meleği , ‘’Cebrail Aleyhisselâm’’ı süreli olarak, hemen her yerde görmeğe başladı.
Allah’ın büyüklüğünü düşünüp kendi kudretsizliğini anladığı bir gece, gördüklerinin, düşündüklerinin gerçek ya da gerçek dışı olduğunu söyleyecek bir doğru sözlü kimse bulmak istedi. Hatice’ye koştu. Hatice, O’nu şefkatle dinledi. Muhammed aylardır gördüğü rüyaları, hayalleri anlattı. Bunların gerçek olup olmadığını, Hatice’nin kendisine söylemesini istedi.
Hatice Muhammed’i alıp amcazâdesi Varaka’nın yanına götürdü. Olan biteni ona anlattılar. Varaka:
- Müjde ya Muhammed, dedi. Sen, Meryem’in oğlu İsa’nın haber verdiği son Peygamberisin. Sana görünen Melek, Hazret-i İsa’ya da görünen en büyük melektir. İnsanlar, ilkin sana inanmayacaklar, sana yalancı diyecekler, sana hakaret edeceklerdir. Fakat sen, bunların hiç birine aldırma, dayan. Bu Ümmetin peygamberi olacaksın.
Muhammed bir süre sonra gördüklerini (sıra dışı halleri) yeniden görmeğe başladı. Üç yıl sonra da, inancını çevresindekilere yaymağa başladı.
Kendisine ilk inananlar arasında, en candan yakınları vardı: Eşi Hatice, amcasının oğlu Ali, kölesi Zeyd.
Sonunda, Kâbe meydanında halkın karşısına çıkmayı denedi. Şiir dolu bir konuşma ile hemşerilerini Hak Dinine çağırmağa başladı. Muhammed’e göre, bütün insanlar, bir tek Allah’ın kulu idiler. O’nun kudreti ve merhameti karşısında bütün insanlar eşitti. Bu sebeple bütün insanlar birbirlerine yardım etmeli, dünya malına düşkünlük göstermemeliydiler.
Aylar geçtikçe, Muhammedin çevresine katılanlar, Muhammedin getirdiği bu yeni Dine inananlar da artmaya başlamıştı. Yoksullar ve köleler kalabalığının yanında, zenginler de Muhammed’in Dinine inanmağa başlamışlardı.
Ancak, Kureyşliler, bu yeni inanca kapılarını kapatmış durumda idiler. Onlar, Muhammed’e inanmıyorlar, inanalara da engel olmak istiyorlardı. Muhammed’e bile, sokağa çıktığında hücum ediyorlar, üstünü başını yırtıyorlar, Müslümanlığı kabul etmiş olan fakir halka, özellikle kölelere de çeşitli işkenceler yapıyorlardı.
Gün geçtikçe, Muhammed’in Meke’de yaşamasına imkan kalmamağa başlamıştı.
Bu sıralarda, Mekke’nin yakınlarında bulunan bir başka şehir halkı, Yesrib’liler (sonradan bu şehrin adı Medine olacaktır), Muhammed’i, kendi şehirlerine çağırdılar. Sonunda, Muhammed te, Mekke’den ayrıldı.
Müslümanlar, Peygamberin ‘’Hicret’’denilen bu göçünü İslâm Tarihi’nin başı olarak kabul etmişlerdir (12 Temmuz 622 Cuma).
Mekkeliler Muhammed’in Göç ettiğinin farkına çok sonra varabildiler. Muhammed’in evini gözetleyen Kureyşliler, O’nun orada serilmiş bir yatakta yattığını görüyorlardı. Sabah şafak sökerken, Muhammed’in evine hücum ettiklerinde, yatakta yatanın Muhammed değil, Ali olduğunun farkına vardılar. Muhammed, bu sıralarda, Mekkeden çok uzaklarda bulunuyordu. Aldandıklarını üzülerek anladılar: Muhammed Mekkeden çoktan ayrılmıştı.
Muhammed’in peşinden süvariler koşturdular. Peşine düşenler, Yesrib’in ilk Palmiye ağaçlarını uzaktan geçmişlerdi ki, Muhammed, yanında Ebubekir olduğu halde oraya yerleşmiş bulunuyordu.
Ahmet Cevdet Paşa Kısas-ı Enbiya adlı eserinde, Hazret-i Muhammed’in Mekke’den ayrılışını şu şekilde anlatır:
‘’O gün Hazret-i Muhammed, akşama kadar Ebu Bekir’in evinde kaldı. Gece, Ebu Bekir ile birlikte çıktılar ve Nur dağına doğru gittiler. Nur dağında ıssız bir mağara vardı. Oraya girdiler. Derhal Allahü Tealâ’nın emri ile bir örümcek gelip mağaranın ağzına ağılarını gerdi. Bir çift yabani güvercin de gelip buraya yumurtladı. Kureyşin arayıcıları, Nur dağının her yanını aradılar. Arayıcılardan bazıları bu mağaranın ağzına gelmişlerdi. İçlerinden biri:
-Şu mağarayı da arayalım dedi.
İçlerinden Ümeyye:
-Tanrı akıllar versin. Muhammed doğmadan bu örümcekler ağlarını örmüşler, dedi. Bunun üzerine arayıcılar döndüler. Oysa ki, mağaranın ağzına geldikleri zaman Hazret-i Muhammed ve Ebu Bekir onları görüyorlardı.’’
Yesrib’e bundan sonra, Peygamberin şehri anlamına ‘’Medinetü’n-Nebi’’ demeğe başlandı. Bu ad, sonradan Medine olarak kalmıştır.
Muhammed Medine’nin iç düzenini kurduktan sonra, kendisine bir ordu hazırlamak işine girişti. Ordusu hazır olunca da kendilerine çok zorluk göstermiş olan Mekkelileri yenilgiye uğratmanın çarelerini aramağa başladı.
Mekke’lilere karşı ilk zaferini, Bedir vahası çevresinde kazandı.
Mekke’liler, bu yenilgilerinin öcünü almak için, Muhammed üzerine yürümede gecikmediler. Muhammed kuvvetleri, Uhud’da yenilgiye uğradı.
Muhammed Medine’de ordusunu yeniden düzenledi. Nitekim, ertesi yıl, Mekke’lilerin yeniden hücuma kalkarak Medine’yi kuşatmaları, Muhammed’in bu hazırlıkları ile, bir sonuca varamadı. Medine çevresine kazdırılan derin hendeklerin arkasında, büyük bir kudretle savunmasını yapan Muhammed, Mekkelilerin bir sonuç alamadan geri dönmelerini sağlamış oldu.
Gün geçtikçe İslâm inancını daha çok yaygın duruma getirmeyi başaran Muhammed, bir taraftan kuvvetli bir devletin gerektirdiği teşkilâtı kurmayı başarırken, bir taraftan da İslâm inancını, herkese, en küçük ayrıntılarına önem vererek anlatmaya çalışıyordu.
‘’Hayatındaki bütün gayret ve çabaları, kendisine inananları daha insan, daha merhametli, daha kardeş düşünceli yapmak olan Muhammed’e bir gün İslâm Dini’ni kabul eden birisi geldi:
-Bana İslâm Dîni’nin esâsını anlat dedi.
Hazret-i Muhammed, ona, şu cevabı verdi.
-Kimse hakkında kötü söz söyleme…
Başka biri şu suali sordu:
-Ölen annemin hâtırasını nasıl anayım?
Muhammed cevap verdi:
-Su ile. Onun adına bir kuyu kaz. Susayanlara su ver.
Yeryüzünün yaratılmasını, birgün şöyle anlatmıştı:
-Allah, yeryüzünü yarattığı zaman büyük bir sarsıntı olmağa başlamıştı. Sarsıntıyı kesmek için Allah, yüksek dağları dünya üzerine yerleştirdi, sarsıntı böylece durdu.
Cennetdeki melekler, bunu öğrenince, dağların kudretine şaştılar. Dağların, Allahın yarattığı en büyük kuvvet olduğuna inandılar. ‘Daha kudretli bir şey yarattın m?’ diyerek Hak Tealâ’ya sordular… Allahü Tealâ buyurdu: Demir daha kuvvetlidir, dağları eritir’. Melekler yine sordular: ‘Öyle ise demir en kuvvetlidir’, Allah ‘Hayır’ buyurdu. ‘Ateş ondan üstün gelir, çünkü demiri eritir’. ‘Peki, ateşten daha kuvvetli bir şey varmıdır?’ diye sordular. Allah kendilerine ‘Ateşi söndüren su’ diyerek buyurdu. ‘Sudan daha kuvvetlisi varmı? diyerek sordular. Allah ‘Evet, Rüzgâr sudan daha kuvvetlidir’ buyurdu.
Bunun üzerine melekler, ‘Ey Yüce Rabbimiz, yarattığın en kudretli şey nedir?… Diye sorduklarında Allahü Tealâ O’nlara cevap verdi:
‘’Yarattıklarımın en mükemmeli ve en güzeli, sadaka veren en merhametli insanlardır. İnsan sağ elinin verdiği sadakayı sol eline duyurmazsa, makamı bütün varlıkların üstüne yükselir’’
Muhammed, uzun süren ayrılıktan sonra, Mekke’ye gidebilmek düşüncesini gerçekleştirmeğe çalıştı.
Mekke’yi kesin olarak teslim almanın zamanı geldiğini gören Muhammed, onbin kişilik bir kuvvetle gizlice Mekke üzerine yürüdü. Mekke’yi kuşattı. Muhammedin üzerine geldiğini duyan Mekkeliler, dehşete kapılarak ona bir temsilci gönderdiler. Fakat Muhammed, Mekkenin bu temsilcisine:
-Mekke’yi ebediyen Fethedeceğim. Kutsal şehre girdiğim zaman, evlerinde sessizce oturanların hayatlarını bağışlayacağım. , diye, tek çıkar yolu gösterdi.
Ertesi sabah Muhammed, İhram adı ile bilinen Hac kıyafeti ile, bir beyaz deveye binip, Ebu Bekir ile birlikte, kutsal şehrin kapılarına dayandı. Ebu Bekir ile birlikte yaya olarak Mekke sokaklarından Kâbe meydanına doğru ilerledi. Kâbe’yi yedi defa Tavaf etti. Elindeki âsa ile bütün putları kırdı. Suçlu olduklarına inandığı az kimseye ölüm cezası verdi. Yağmaya engel oldu. Gün kavuşmaya başlarken, yıllardır istediği şeye kavuşmuştu. Kâbe meydanından, bütün Mekke’ye doğru, Dâvudî bir ses:
‘’-Allah en yücedir’’,‘’ Allah en yücedir’’… Diye bütün Mekke’yi çınlatmaya başlamıştı.
Muhammed Mekke’yi Fethettikten bir süre sonra Allahü Tealâ’nın adına yakışır birbüyüklükte bir devlet kurmak için hazırlıklara girişti. Ancak altmış yaşına gelmişti. Vücudu günden güne kuvvetinden kaybediyordu.
Muhammed son Hac vazifesini yerine getirmek üzere Mekke’ye gitti. Bu seferki gidişi en heybetli gidişlerden biri oldu. Muazzam bir kalabalık, Peygamberlerinin peşinde, Kâbe’yi Tavaf için toplamışlardı. Muhammed, Kâbe’de kendisine inananlara günlerce hitabetti. Onlara Müslümanlığın şartlarını açıkladı.
Medine’ye dönmeden önce, ellerini havaya kaldırdı ve kendisini dinleyen kalabalığa sordu:
-Görevimi yerine getirdim mi?
Hep beraber cevap verdiler:
-Evet! Ey Allah’ın Peygamberi…
Muhammed, Medineye döndükten sonra, tamamen kuvvetden düştü… Artık, Camiye zorlukla ve kendisine yardım edilmek kaydı ile gidebiliyordu.
Filistine gönderdiği ordu ile ilgilendiği günlerde, şiddetli bir hummaya tutuldu. Gece yarısı olmasına rağmen, bir kölesinin yardımı ile ilkin Müslümanlık yolunda şehit düşenlerin yattığı mezarlığa gitti. Orada uzun süre dua etti. Sonra Camiye geldi. Orada kuvveti kesildiği için yere yığıldı.
Evine kaldırdılar. Günlerce hasta yattı. Biraz kendine geldiği bir gün, Ebu Bekir’i Halife tayin ettiğini bildirdi. Sonra bütün kendilerine inananlara barış, ve birlik içinde yaşamalarını öütledi. Sonrada şu vasiyetlerde bulundu:
‘’Bütün puta tapanları Arabistandan kovun.’’
‘’Sahip olduğunuz hakları bütün Müslümanlara yayın.’’
‘’Durmadan ibadet edin.’’
Kısa bir süre sonra, bütün kuvvetini kaybetti. Kesik kesik cümlelerle, bütün kölelerin serbest bırakılmasını, kendi parasını fakirlere dağıtılmasını emretti. Çevresinde bulunanlara:
‘’-Birbirinizi sevin…’’
Dedi. Ve, ‘’Allah!’’ adını söyleyerek son nefesini verdi.
Hazret-i Muhammed’in öldüğünü görenler, büyük bir heyecan içinde feryada, ağlamağa başladılar. Ali cansız bir kalıp halinde donakalmıştı. Osman’ın dili tutuldu. Ömer elinde kılıcını sallayarak ayağa kalktı ve:
-Kim Hazret-i Muhammed öldü derse, boynunu vururum, dedi.
Ölüm haberini duyan Ebu Bekir, Muhammed’in ölüsünün bulunduğu yere koşarak geldi, yüzünü açtı; Gözlerinden yaşlar akarak :
-Ölümünde hayatın kadar güzel! Dedi, eğilerek O’nu öptü. Sonra Mescid-i Şerif’in önüne toplanmış ağlaşan Müslümanlara:
-Ey Muhammed’e inanmış olanlar. Bilmiş olun ki Muhammed öldü. Ama , Muhammed’in Rabb’ine inananlar, bilsinler ki Allah ebedidir, ölmez, dedi.
Bu sözleri yaşlı gözlerle dinleyen kalabalıktan, yüzyıllar boyunca bütün Müslüman ülkelerinde çınlayacak olan bir ses yükseldi:
-‘’Lâ ilâhe İllâllâah, Muhammedün Rasûlüllâah.’’
Muhammed öldükten sonra, Müslümanlık, Halife Ebu Bekir ve ondan sonra gelen Halifelerin tükenmek bilmez gayretler ile bir çığ gibi gittikçe büyüyerek yayıldı; Milyonlarca insanın gönüllerini fetheden, onlara bir yaşama gücü veren bir inanç olarak, yüzyıllar ötesine seslenir oldu.
Bâki Kurtuluş’un kaleminden…
Derleyen ve yazan:
Feyzullah Karaman.
Yusuf oğlu.
1959 Trabzon Sürmene doğumlu
GEBZE/KOCAELİ