Trabzon ili Sürmene ilçesi Aksu köyünde doğdu. Annesi Ümmühan Hatun; kendisi altı yaşında iken vefat etti. Babası Hacı Hafız Hüseyin Efendi Artvin ilinde çeşitli Medreselerde ders okutmakta iken annesinin vefat etmesi üzerine Muhammet Esat Efendiyi yanına alarak ders okutmaya başladı.

Kur’an-ı Kerim okumayı küçük yaşta babasından öğrenerek önce Hafızlığını tamamladı. Sonra babasından Medrese Tahsili yaparak Alet ilimlerini okudu. İcazet alan Talebelerinin arasına katıldı. Babası Hacı Hafız Hüseyin Efendi hayata iken Artvin ilinde birçok Medresede ders okuttu. Çok sayıda Talebe yetiştiren Muhammet Esat Dilaver Hoca Efendinin babası Müderris Hüseyin Efendi Kırk beş yaşında iken Vefat etti.

Muhammet Esat Dilaver Efendi, Trabzon Akçaabat, Gümüşhane Kelkit ilçelerinde İmamlık görevlerinde bulundu. On altı yaşına geldiğinde ilk evliliğini yaptı. Bu evliliğinden bir kız çocuğu dünyaya geldi. Kırk gün yaşadıktan sonra bu kız çocuğu da vefat etti.

Adana ili Ceyhan ilçesinde Vaizlik görevinde bulundu. Bu görevi sırasında ikinci eşi olan Emine Akyüz hanımla evlendi. İkinci evliliğinden de Ders okuduğu Hocalarından biri olan Ali Şakir Efendinin adını verdiği bir erkek çocuğu doğdu. Altı aylık iken bu çocuğu da vefat etti. Yanlarına büyütüp yetiştirmek üzere aldıkları bir erkek çocuk ta bir süre sonra vefat etti.

Sırası ile Zonguldak, Karabük, Bartın, Kastamonu ili, Devrekâni, Aydın Nazilli ve Bilecik Söğütte İlçe Müftülüğü görevlerinde bulunarak emekli oldu. Emeklilik sonrası Trabzon ili Yomra ilçesine yerleşerek ilmi çalışmalarına devam etti.

Emekli olup Yomra’ya yerleştikten sonra on dört yıl yaşadı. Yazmış olduğu eserlerden elde etmiş olduğu gelir ile satın almış olduğu evin bahçesinin bir bölümünü Cami yapılmak üzere vakfetti. Arsası üzerinde yapılmış bulunan Caminin hemen arkasında kıble İstikametinde defnedildi. 8 Ocak 1988 tarihinde Rahmet-i Rahmana kavuştu.

Basılarak yayınlanmış bulunan eserleri.

 

1- Sürur ve Ferah risalesi, Tercüme ve şerhi.

2- İrşadü’l-Mu’tadin ve Mubtediin.

3-      Eddurretü’l-Fahiret-ü Fi beyan-ı ahkâm’il-cenâzet-i seferi’l-ahireti.

4-      Dürret’ül-Abidin. Tafsilâtlı güzel bir ilmihaldir.

5- Tenzihu’l-Halikı ani’l-carihet-i ve müşabeheti sıfatu’l-mahlûk.

6-      Fezâilü’s-sehafet-i ve adabu’l-musaferet. Cömertliğin fazileti ve misafirliğin edeplerini beyan eden bir kitaptır.

7- Mizanu’l-İtikat fi makalâtirrical. Teflik-i Mezahib’ir-reddiye.

8-      Sevabu’l-Kelâm fi Tahkiki’l-Meram. Manevi kalkınma hakkında yazılmış bir kitaptır.

9-      Beyanussalât-i Fiddâbbet-i fisseyyare ve beyanu’l-Ahkâmi’l-Udhıyye. Hayvan üzerinde ve arabada Farz namazla kılmak ile Kurban hükümlerini beyan eden bir kitaptır.

10-  Kur’an-ı Kerim ve Hadisler ışığında Mirac-ı Nebi ve Makale-i Kudsiyye Tercümesi. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (asv)’in Miracı’nı ve o gece Allahü Tealâ ile olan mükalemesini beyan eden bir risaledir.

11-  Namaz Arapçadan başka lisanla sahih olmaz. Kur’an Tercemesi ile namaz kılındığını iddia edenlerin idiiaları doğru olmadığını beyan eden bir risaledir.  [1]

 

 


[1] Araştıran ve yazan: Feyzullah Karaman. Emekli Din Görevlisi. Yusuf oğlu 1959 Trabzon Sürmene doğumlu.

İlahiyatçı Eğitimci – Ressam.

2010 Kocaeli / Gebze.

HZ MUHAMMED (SAV)’İN HAYATI

 

Peygamberlerin sonuncusu ve İslâm Dini’nin Peygamberidir.

Mekke’de doğdu. Kureyş kabilesinden Abdulmuttalip bin Abdullah’ın oğludur. Annesinin adı Âminedir. Babası, Muhammed doğmadan ölmüştür. Annesi Âmine, Muhammedi bir süre Mekke’nin Köy halkını meydana getiren ailelerinden birine Süt Anne Halime Hatun’a emanet etmiş, sonra da Yesrib şehrinde (sonradan bu şehrin adı Medine olmuştur) bulunan Muhammed’in dayılarının yanına götürmüştür. Fakat anne oğul burada çok kalmadılar. Âmine, oğlunu yanına alarak Mekke’ye doğru yola çıktı. Fakat yolda hastalanarak öldü.

Muhammed’e ölen annesinin yerine Dadısı Ümmü Eymen baktı…

Daha altı yaşında iken öksüz kalan Muhammed’i amcası EbuTalip, himayesine aldı. Ebu Talip, kimseye muhtaç olmadan, çalışarak hayatını kazanan bir insandı.

Muhammed, bütün Mekkeli çocuklar gibi yetişti. Amcasının çocukları ile birlikte, Mekke sokaklarında oynayarak ilk çocukluk günlerini geçirdi. 14 yaşına geldiğinde, amcası ile birlikte ve onun yanında ticaret hayatına atıldı. Kervanlarla Yemen’i, Suriye’nin büyük bir bölümünü gezdi.

Fakat, Muhammedin bu ticaret ile ilgili gezileri ve tüccarlığı ancak iki yıl kadar sürebildi.

Muhammed her gün bilgisini, görgüsünü artırdığı geniş bir dünyadan, daracık bir şehrin içine kapanmağa mecbur olunca, Mekkeyi, eskisinden daha çok yadırgamağa başladı.

Yeniden tüccarla sefere katılmak istedi, fakat, onu kimse yanına almadı. İşsiz kaldığı için, bir süre, çapulcu kabileleri cezalandırmak için sefere çıkan gönüllüler arasında Ficar savaşlarına katıldı. Kısa süren bu işinden sonra da bir süre, zengin bir adamın sürülerini gütdü (çobanlık yaptı).

Bu sıralarda Mekkede zengin bir dul olan Hatice adında bir kadın, işinin başında bulunacak, dürüst bir insan (yardımcı) arıyordu. Bu iş için , Muhammed’ten daha iyisi bulunamazdı. Adamları aracılığı ile Muhammede bu işi teklif etti. Muhammed te amcasına danıştıktan sonra, Hatice’nin yanına yardımcı olmayı kabul etti.

Muhammed, bu yeni işinde, kısa zamanda büyük başarılar kazandı. Başka bir adam olmuş gibi idi. İşi o kadar ileriye götürdü ki, birkaç yıl içinde, Haticenin ticarethanesini eski zenginliğine ulaştırdı.

Ticaret hayatına artık alışmış olan Muhammed, zamanla Hatice’nin kendisine bağlandığını gördü. Kısa bir süre sonra da Hatice ile evlendi.

Kırk yaşına gelen Muhammed, bir tarafta zenginliği, bir taraftan da geniş bilgisi, güzel konuşması ile, sohbet toplantıları için aranan bir insan olmuştu.

Fakat Muhammed, kendi iç dünyasına daha sık kapanmağa başlamıştı. Eskisi gibi kalabalıklardan pek hoşlanmıyordu. Sık sık, Mekke çevresindeki Hira dağına çıkıyor, orada saatlerce kalıyor, kendini dinliyordu.

On yıl boyunca Muhammed, eski hayatından tamamen uzak, bu yeni hayatını izledi. Hira dağı ve çevresi, onun sık sık gittiği yerler oldu.

Gün geçtikçe Muhammed, dış dünya ile olan ilgisini tamamen keser bir duruma geldi. Artık eskisi gibi ne konuşuyor, ne yiyip içiyor, ne de uyku uyuyordu. Hira dağı yamaçlarında, ovaya bakan bir mağarayı kendine barınak yaptı. Günlerini, gecelerini orada geçirmeye başladı.

Dağdan, boşluklardan gelen birtakım sesler duymağa başlamıştı. Bir takım hayaller görüyordu. İlkin çıldırdığını, cinlere çarpıldığını sandı. Fakat müjdeci meleği , ‘’Cebrail Aleyhisselâm’’ı süreli olarak, hemen her yerde görmeğe başladı.

Allah’ın büyüklüğünü düşünüp kendi kudretsizliğini anladığı bir gece, gördüklerinin, düşündüklerinin gerçek ya da gerçek dışı olduğunu söyleyecek bir doğru sözlü kimse bulmak istedi. Hatice’ye koştu. Hatice, O’nu şefkatle dinledi. Muhammed aylardır gördüğü rüyaları, hayalleri anlattı. Bunların gerçek olup olmadığını, Hatice’nin kendisine söylemesini istedi.

Hatice Muhammed’i alıp amcazâdesi Varaka’nın yanına götürdü. Olan biteni ona anlattılar. Varaka:

-          Müjde ya Muhammed, dedi. Sen, Meryem’in oğlu İsa’nın haber verdiği son Peygamberisin. Sana görünen Melek, Hazret-i İsa’ya da görünen en büyük melektir. İnsanlar, ilkin sana inanmayacaklar, sana yalancı diyecekler, sana hakaret edeceklerdir. Fakat sen, bunların hiç birine aldırma, dayan. Bu Ümmetin peygamberi olacaksın.

Muhammed bir süre sonra gördüklerini (sıra dışı halleri) yeniden görmeğe başladı. Üç yıl sonra da, inancını çevresindekilere yaymağa başladı.

Kendisine ilk inananlar arasında, en candan yakınları vardı: Eşi Hatice, amcasının oğlu Ali, kölesi Zeyd.

Sonunda, Kâbe meydanında halkın karşısına çıkmayı denedi. Şiir dolu bir konuşma ile hemşerilerini Hak Dinine çağırmağa başladı. Muhammed’e göre, bütün insanlar, bir tek Allah’ın kulu idiler. O’nun kudreti ve merhameti karşısında bütün insanlar eşitti. Bu sebeple bütün insanlar birbirlerine yardım etmeli, dünya malına düşkünlük göstermemeliydiler.

Aylar geçtikçe, Muhammedin çevresine katılanlar, Muhammedin getirdiği bu yeni Dine inananlar da artmaya başlamıştı. Yoksullar ve köleler kalabalığının yanında, zenginler  de Muhammed’in Dinine inanmağa başlamışlardı.

Ancak, Kureyşliler, bu yeni inanca kapılarını kapatmış durumda idiler. Onlar, Muhammed’e inanmıyorlar, inanalara da engel olmak istiyorlardı. Muhammed’e bile, sokağa çıktığında hücum ediyorlar, üstünü başını yırtıyorlar, Müslümanlığı kabul etmiş olan fakir halka, özellikle kölelere de çeşitli işkenceler yapıyorlardı.

Gün geçtikçe, Muhammed’in Meke’de yaşamasına imkan kalmamağa başlamıştı.

Bu sıralarda, Mekke’nin yakınlarında bulunan bir başka şehir halkı, Yesrib’liler (sonradan bu şehrin adı Medine olacaktır), Muhammed’i, kendi şehirlerine çağırdılar. Sonunda, Muhammed te, Mekke’den ayrıldı.

Müslümanlar, Peygamberin ‘’Hicret’’denilen bu göçünü İslâm Tarihi’nin başı olarak kabul etmişlerdir (12 Temmuz 622 Cuma).

Mekkeliler Muhammed’in Göç ettiğinin farkına çok sonra varabildiler. Muhammed’in evini gözetleyen Kureyşliler, O’nun orada serilmiş bir yatakta yattığını görüyorlardı. Sabah şafak sökerken, Muhammed’in evine hücum ettiklerinde, yatakta yatanın Muhammed değil, Ali olduğunun farkına vardılar. Muhammed, bu sıralarda, Mekkeden çok uzaklarda bulunuyordu. Aldandıklarını üzülerek anladılar: Muhammed Mekkeden çoktan ayrılmıştı.

Muhammed’in peşinden süvariler koşturdular. Peşine düşenler, Yesrib’in ilk Palmiye ağaçlarını uzaktan geçmişlerdi ki, Muhammed, yanında Ebubekir olduğu halde oraya yerleşmiş bulunuyordu.

Ahmet Cevdet Paşa Kısas-ı Enbiya adlı eserinde, Hazret-i Muhammed’in Mekke’den ayrılışını şu şekilde anlatır:

‘’O gün Hazret-i Muhammed, akşama kadar Ebu Bekir’in evinde kaldı. Gece, Ebu Bekir ile birlikte çıktılar ve Nur dağına doğru gittiler. Nur dağında ıssız bir mağara vardı. Oraya girdiler. Derhal Allahü Tealâ’nın emri ile bir örümcek gelip mağaranın ağzına ağılarını gerdi. Bir çift yabani güvercin de gelip buraya yumurtladı. Kureyşin arayıcıları, Nur dağının her yanını aradılar. Arayıcılardan bazıları bu mağaranın ağzına gelmişlerdi. İçlerinden biri:

-Şu mağarayı da arayalım dedi.

İçlerinden Ümeyye:

-Tanrı akıllar versin. Muhammed doğmadan bu örümcekler ağlarını örmüşler, dedi. Bunun üzerine arayıcılar döndüler. Oysa ki, mağaranın ağzına geldikleri zaman Hazret-i Muhammed ve Ebu Bekir onları görüyorlardı.’’

Yesrib’e bundan sonra, Peygamberin şehri anlamına ‘’Medinetü’n-Nebi’’ demeğe başlandı. Bu ad, sonradan Medine olarak kalmıştır.

Muhammed Medine’nin iç düzenini kurduktan sonra, kendisine bir ordu hazırlamak işine girişti. Ordusu hazır olunca da kendilerine çok zorluk göstermiş olan Mekkelileri yenilgiye uğratmanın çarelerini aramağa başladı.

Mekke’lilere karşı ilk zaferini, Bedir vahası çevresinde kazandı.

Mekke’liler, bu yenilgilerinin öcünü almak için, Muhammed üzerine yürümede gecikmediler. Muhammed kuvvetleri, Uhud’da yenilgiye uğradı.

Muhammed Medine’de ordusunu yeniden düzenledi. Nitekim, ertesi yıl, Mekke’lilerin yeniden hücuma kalkarak Medine’yi kuşatmaları, Muhammed’in bu hazırlıkları ile, bir sonuca varamadı. Medine çevresine kazdırılan derin hendeklerin arkasında, büyük bir kudretle savunmasını yapan Muhammed, Mekkelilerin bir sonuç alamadan geri dönmelerini sağlamış oldu.

Gün geçtikçe İslâm inancını daha çok yaygın duruma getirmeyi başaran Muhammed, bir taraftan kuvvetli bir devletin gerektirdiği teşkilâtı kurmayı başarırken, bir taraftan da İslâm inancını, herkese, en küçük ayrıntılarına önem vererek anlatmaya çalışıyordu.

‘’Hayatındaki bütün gayret ve çabaları, kendisine inananları daha insan, daha merhametli, daha kardeş düşünceli yapmak olan Muhammed’e bir gün İslâm Dini’ni kabul eden birisi geldi:

-Bana İslâm Dîni’nin esâsını anlat dedi.

Hazret-i Muhammed, ona, şu cevabı verdi.

-Kimse hakkında kötü söz söyleme…

Başka biri şu suali sordu:

-Ölen annemin hâtırasını nasıl anayım?

Muhammed cevap verdi:

-Su ile. Onun adına bir kuyu kaz. Susayanlara su ver.

Yeryüzünün yaratılmasını, birgün şöyle anlatmıştı:

-Allah, yeryüzünü yarattığı zaman büyük bir sarsıntı olmağa başlamıştı. Sarsıntıyı kesmek için Allah, yüksek dağları dünya üzerine yerleştirdi, sarsıntı böylece durdu.   

Cennetdeki melekler, bunu öğrenince, dağların kudretine şaştılar. Dağların, Allahın yarattığı en büyük kuvvet olduğuna inandılar. ‘Daha kudretli bir şey yarattın m?’ diyerek Hak Tealâ’ya sordular… Allahü Tealâ buyurdu: Demir daha kuvvetlidir, dağları eritir’. Melekler yine sordular: ‘Öyle ise demir en kuvvetlidir’, Allah ‘Hayır’ buyurdu. ‘Ateş ondan üstün gelir, çünkü demiri eritir’. ‘Peki, ateşten daha kuvvetli bir şey varmıdır?’ diye sordular. Allah kendilerine ‘Ateşi söndüren su’ diyerek buyurdu. ‘Sudan daha kuvvetlisi varmı? diyerek sordular. Allah ‘Evet, Rüzgâr sudan daha kuvvetlidir’ buyurdu.

Bunun üzerine melekler, ‘Ey Yüce Rabbimiz, yarattığın en kudretli şey nedir?… Diye sorduklarında Allahü Tealâ O’nlara cevap verdi:

‘’Yarattıklarımın en mükemmeli ve en güzeli, sadaka veren en merhametli insanlardır. İnsan sağ elinin verdiği sadakayı sol eline duyurmazsa, makamı  bütün varlıkların üstüne yükselir’’

Muhammed, uzun süren ayrılıktan sonra, Mekke’ye gidebilmek düşüncesini gerçekleştirmeğe çalıştı.

Mekke’yi kesin olarak teslim almanın zamanı geldiğini gören Muhammed, onbin kişilik bir kuvvetle gizlice Mekke üzerine yürüdü. Mekke’yi kuşattı. Muhammedin üzerine geldiğini duyan Mekkeliler, dehşete kapılarak ona bir temsilci gönderdiler. Fakat Muhammed, Mekkenin bu temsilcisine:

-Mekke’yi ebediyen Fethedeceğim. Kutsal şehre girdiğim zaman, evlerinde sessizce oturanların hayatlarını bağışlayacağım. , diye, tek çıkar yolu gösterdi.

Ertesi sabah Muhammed, İhram adı ile bilinen Hac kıyafeti ile, bir beyaz deveye binip, Ebu Bekir ile birlikte, kutsal şehrin kapılarına dayandı. Ebu Bekir ile birlikte yaya olarak Mekke sokaklarından Kâbe meydanına  doğru ilerledi. Kâbe’yi yedi defa Tavaf etti. Elindeki âsa ile bütün putları kırdı. Suçlu olduklarına inandığı az kimseye ölüm cezası verdi. Yağmaya engel oldu. Gün kavuşmaya başlarken, yıllardır istediği şeye kavuşmuştu. Kâbe meydanından, bütün Mekke’ye doğru, Dâvudî bir ses:

‘’-Allah en yücedir’’,‘’ Allah en yücedir’’… Diye bütün Mekke’yi çınlatmaya başlamıştı.

Muhammed Mekke’yi Fethettikten bir süre sonra Allahü Tealâ’nın adına yakışır birbüyüklükte bir devlet kurmak için hazırlıklara girişti. Ancak altmış yaşına gelmişti. Vücudu günden güne kuvvetinden kaybediyordu.

Muhammed son Hac vazifesini yerine getirmek üzere Mekke’ye gitti. Bu seferki gidişi en heybetli gidişlerden biri oldu. Muazzam bir kalabalık, Peygamberlerinin peşinde, Kâbe’yi Tavaf için toplamışlardı. Muhammed, Kâbe’de kendisine inananlara günlerce hitabetti. Onlara Müslümanlığın şartlarını açıkladı.

Medine’ye dönmeden önce, ellerini havaya kaldırdı ve kendisini dinleyen kalabalığa sordu:

-Görevimi yerine getirdim mi?

Hep beraber cevap verdiler:

-Evet! Ey Allah’ın Peygamberi…

Muhammed, Medineye döndükten sonra, tamamen kuvvetden düştü…  Artık, Camiye zorlukla ve kendisine yardım edilmek kaydı ile gidebiliyordu.

Filistine gönderdiği ordu ile ilgilendiği günlerde, şiddetli bir hummaya tutuldu. Gece yarısı olmasına rağmen, bir kölesinin yardımı ile ilkin Müslümanlık yolunda şehit düşenlerin yattığı mezarlığa gitti. Orada uzun süre dua etti. Sonra Camiye geldi. Orada kuvveti kesildiği için yere yığıldı.

Evine kaldırdılar. Günlerce hasta yattı. Biraz kendine geldiği bir gün, Ebu Bekir’i Halife tayin ettiğini bildirdi. Sonra bütün kendilerine inananlara barış, ve birlik içinde yaşamalarını öütledi. Sonrada şu vasiyetlerde bulundu:

‘’Bütün puta tapanları Arabistandan kovun.’’

‘’Sahip olduğunuz hakları bütün Müslümanlara yayın.’’

‘’Durmadan ibadet edin.’’

Kısa bir süre sonra, bütün kuvvetini kaybetti. Kesik kesik cümlelerle, bütün kölelerin serbest bırakılmasını, kendi parasını fakirlere dağıtılmasını emretti. Çevresinde bulunanlara:

‘’-Birbirinizi sevin…’’

Dedi. Ve, ‘’Allah!’’ adını söyleyerek son nefesini verdi.

Hazret-i Muhammed’in öldüğünü görenler, büyük bir heyecan içinde feryada, ağlamağa başladılar. Ali cansız bir kalıp halinde donakalmıştı. Osman’ın dili tutuldu. Ömer elinde kılıcını sallayarak ayağa kalktı ve:

-Kim Hazret-i Muhammed öldü derse, boynunu vururum, dedi.

Ölüm haberini duyan Ebu Bekir, Muhammed’in ölüsünün bulunduğu yere koşarak geldi, yüzünü açtı; Gözlerinden yaşlar akarak :

-Ölümünde hayatın kadar güzel! Dedi, eğilerek O’nu öptü. Sonra Mescid-i Şerif’in önüne toplanmış ağlaşan Müslümanlara:

-Ey Muhammed’e inanmış olanlar. Bilmiş olun ki Muhammed öldü. Ama , Muhammed’in Rabb’ine inananlar, bilsinler ki Allah ebedidir, ölmez, dedi.

Bu sözleri yaşlı gözlerle dinleyen kalabalıktan, yüzyıllar boyunca bütün Müslüman ülkelerinde çınlayacak olan bir ses yükseldi:

-‘’Lâ ilâhe İllâllâah, Muhammedün Rasûlüllâah.’’

Muhammed öldükten sonra, Müslümanlık, Halife Ebu Bekir ve ondan sonra gelen Halifelerin tükenmek bilmez gayretler ile bir çığ gibi gittikçe büyüyerek yayıldı; Milyonlarca insanın gönüllerini fetheden, onlara bir yaşama gücü veren bir inanç olarak, yüzyıllar ötesine seslenir oldu.

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                       Bâki Kurtuluş’un kaleminden…

                                                                                       Derleyen ve yazan:

                                                                                       Feyzullah Karaman.

                                                                                       Yusuf oğlu.                                  

                                                                                       1959 Trabzon Sürmene doğumlu

GEBZE/KOCAELİ

NUMAN KURTULMUŞ

MERHUM GÂZİ PİYADE BİNBAŞI

 

1887 Yılı Şubat ayında Kastamonuda doğdu. Kastamonu Askeri Rüştiyesinde ve Bursa Askeri İdadisinde okuduktan sonra 1903 senesinde İstanbul Harbiye Mektebine girdi. 1906 Mayıs ayında Harbiyeden Mülâzım-i Sâni (PiyadeTeğmen) rütbesi ile çıkıp Edirne’deki İkinci Orduya tayin olundu. 1907 ve 1908’de Kırcaalide vazife gördü. 1909 Temmuzunda Mülâzım-ı Evvelliğe (Piyade Üsteğmenliğe) terfi ederek Koşukavak’a naklen gönderildi. Dört sene burada kaldı. 1811 Eylülünde Balkan harbine katılmak üzere Edirneye gönderildi. Altı ay muhasarada, kuşatmada kaldıktan sonra Edirne’nin düşmesi üzerine Esir olarak Bulgaristan’da Filipe’ye sevk olundu. Yedi ay sonra esaretten kurtuldu.

Memlekete döndükten sonra vazife ile İstanbul, İzmir, İskenderun, Halep ve Urfada bulundu. 24 Temmuz 1914’de Genel Seferberliğin Îlânı üzerine birliği ile İstanbula geldi. Birbuçuk ay sonra her Alaydan kur’a ile ayrılan birer Subay meyanında, Çanakkale cephesine gidip orada hemen tamamı ile eriyen kıtasından ayrılarak , Erzurum cephesine gönderildi. 10 Aralık 1916 Çamurlu Taarruzunda sağ dirseğinden, 4 Ocak 1917’de Sanamir’de sağ kolundan yaralandı. 1 Mart 1917’de Yüzbaşı Rütbesine yükseldi. 8 Nisan 1917’de Kop dağında sol ayak bileğinden yaralanıp üç ay hastanede yattıktan sonra İstanbul’a Muamelât-ı Zâtiye emrine, buradan da Ayasofya Camiindeki bin kişilik kafileye kumandan tayin edilerek Romanya’da İbrail’e gönderildi. 4 Ocak 1918’de burada Seret nehri kenarındaki siperde dördüncü defa yaralandı. (Mazgal deliğinden giren kurşun sağ kaşının dış kenarından girip, deri ile kemik arasından geçtikten sonra dışarı çıkmıştır. Cenab-ı Hak kendilerini bukadar mühim bir yaralanmadan  birkaç damla kan ile kurtarmıştı).

Rusya ve Romanya ile yapılan anlaşmadan hemen sonra 1918 Mayısında Köstence yolu ile Alay ile birlikte Batum’a, Haziranda da Azerbaycan’a, Temmuz ortasında bölüğü ile Müfreze olarak Zengezor mıntakasında yerli Azerbaycan halkını teşkilâtlandırıp Ermeni taarruzuna karşı korumak üzere gönderildi. Bu harekatta da büyük başarılar gösterdi. Fakat İstanbul’un ihtilâf devletleri tarafından işgali sonucu Azerbaycandaki kıtaların geri çekilmesi üzerine  Batum’a, oradan Samsun’un Çarşamba kazasına, oradan da eşkıya takibi için Bölüğü ile Ünye’nin Tekkiraz Nahiyesine gönderildi. Tarih; Şubat 1919. 1920 Senesinde bölüğü ile Çarşamba’ya, Taburu ile Samsuna döndürülerek, Alayı ile Batı Cephesine gönderilip Onbeşinci Fırka’ya katıldı. Tavşanlı (…Kütahya) cephesinden Sakarya hattına çekilmekte iken Ağaçköyü civarındaki muharebede 17 Temmuz 1921’de sol elinden beşinci defa yaralandı. 26 ve 27 Ağustos 1921 Sakarya Muharebesinde Haymana’nın Güneybatısında Evliyafakih mevkiinde bir tepeyi ele geçirmek üzere Bölüğü ile Taarruz ederken elli metre mesafeden aldığı bir tüfek kurşunu ile sağ bacağının kalça mafsalından ağır şekilde yaralanmış ve Ankara Cebeci Hastanesine nakledilmiştir. Binbaşılık Rütbesi bu Hastanede yatmakta iken kendisine verilmiştir, Hastanede iki defa ameliyat geçirip dokuzbuçuk ay yattıktan sonra ancak iki koltuk değneği ile yürüyebilecek halde Taburcu edilebilmiştir. (Daha sonra vaziyeti epeyce düzelmiş ve bastonla gezebilecek hale gelmiştir).

Malülen Emekliye sevkedilmesi üzerine Ünye’ye, on sene burada kaldıktan sonra çocuklarının tahsilini yaptırabilmek düşüncesi ile İstanbul Fatih semtine ailesi ile birlikte yerleşmiştir. Ömrünün kalan zamanı İstanbulda geçmiştir.Malüliyeti hariç gayet sihhatli geçen hayatının son dört ayında kalp hastalığına yenik düştü. İlk zamanlarda tedaviden çok yarar görüyordu. Fakat ömrünün son iki ayında nefes darlığından sıkıntı çekti. 23 Kasım 1952’de vefatetti. İstanbul Edirnekapı şehitliğindeki Aile Mezarlığına defnedildi.Okumaktan ve Dîni Tetkikatdan çok hoşlanırdı. Fakir fukaraya yardımı çok severdi. Yazarak yayınlamış olduğu Beş adet İslâmi eseri mevcutdur. Okunmaya halen devam etmektedir.

1-      Âmentü Şerhi adı ile bilinen ve Harf İnkılâbından sonra ilk defa yayınlanan İslâm İlmihali kitabı.

2-      Binbir Hadis Tercümesi.

3-      Kur’an meraklılarına…

4-      Cuma ve Bayram Hutbeleri.

5-      Kur’an-ı Kerim Elifbâsı.

                                   

 

                          

                               Ahfadı Merhum Doktor İsmail Niyazi Kurtulmuşun kaleminden…

                                     Derleyen ve  yazan: Feyzullah Karaman. 1959 Sürmene Trabzon       

                                     Doğumlu…

 

                                     7 Şubat 2009-02-06. Hicri: 12 Safer 1430.  

                                                                                                                GEBZE / KOCAELİ  

KIYAS-I FUKAHA…

Kıyas- Fukaha: Mezheb İmamları Müctehidler ve Mezheb dahilinde Müctehidlerin Kitap, Sünnet ve İcmaü Ümmetde yer almayan Mesele ve Konularda bir birinden ve bir diğerinden bağımsız olarak Farklı görüş bildirerek hüküm vermeleridir.

İslâmi Hükümler başlı başına iki kısma ayrılır…

A- Aslî Deliller…: İslâmın Temel Kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’de yer alan Hükümlerdir…

B- Fer’î Deliller… Edille-i Şer’iyye’den Kur’an ve Sünnetin Temel esaslarını gözeterek İcmaü Ümmetden sonra… İctihat’da bulunmak sureti ile ortaya çıkarılması mümkün bulunan Hükümlerdir. Bunlara Fer’î Meseleler denir. Çoğulu Fürûat’dır. Diğer bir açıklamayla… İslâmın Emir ve Yasaklarda; Üçüncü Meseleler sınıflandırmasında yer aldıkları bilinir. İslâmda Üçüncü derece Emredilen ve Yasaklanan konular hakkında birden fazla yazılı hüküm yer almış buluabileceğinden bu Hükümler Füru’at adı ile bilinen Kavramla açıklanarak Tarif edilirler.

Fer’î Deliller Kıyas-ı Fukaha’nın bir parçasıdır.

Füru’atda Kıyas-ı Fukahâ’yı Taklid nasıl olmalıdır?

İbâdet, Muamelât ve Ceza Hukukunda…

A- Bir Müctehid’in bir başka Müctehidi Taklid etmesi ve onunla Amel etmesi Fukaha Cumhuruna göre Caiz değildir.

B- İctihad yapmaya Ehliyetli ve Liyâkat sahibi olmayanlar için bir Müctehidi Taklid etme zorunluluğu vardır.

Mezhebler’in her biri bütünün birer parçasıdır… Temelleridir… Bu parçalar bir araya gelince bir bütün meydana gelir.

Mezheb Hükmü ile Hadis Farklı İstikametde Hüküm bildirirse (Te’aruz ederse) Ne yapılıır?

Hadis’in mânasını, illet ve Esbabını anlayacak kadar kişi (ilgili şahsiyet) Âlim ise Sahih olan Hadisi bırakıp Rey’e dayanan… Fakih sözü ile amel etmesi caiz olmaz.

Hadis üzerinde ilmî değerlendirme yaparak elde ettiği sonuçla Amel etmesi zorunludur… Zorunlu olduğu gibi; Müslümanlardan diğer sıradan Cemaat üyelerini bilgilendirmek aslî görevi olur.

Herhangibir konuda İslâmın Hükmü sorulur da İlgili Konuda birden fazla Hüküm varsa Müslüman bu hükümlerden hangisini kabul ederek o doğrultuda hareket etmeli?

İlgili Konuda kendisine birkaç hüküm ifade edilen veya birkaç Din Büyüğü Muftî’den ayrı ayrı cezap alan Müslüman Vicdânına danışarak bunlardan sâdece biri ile Amel eder.

Herhangi bir Konuda İslâmın hükmü kendisine sorulur da ilgili Konuda birden fazla Hüküm bulunursa Muftî şahsiyet durum karşısında nasıl Fetvâ vermesi gerekir?

Sorulan meselede Müctehidlerin muhtelif… Birden fazla görüş ve beyanları varsa, Muftî deliller üzerinde inceleme yaparak birini Tercih edebilecek ehliyetli bir Fakih ise; Tercih’ini yaparak o Hükmü öngörür… Onu söyler. Tercihe ehil Ulemaa’dan değil ise Ulema’nın bazılarına göre bildiği bütün görüşleri sıralamak va açıklamalarını yapmak zorundadır.

Ulemadan bazılarına göre de Mukallid Muftî istediği Müctehidi Taklid edebileceği için bir Hüküm üzerinde karar vermesi kâfidir… Yeterlidir.[1]


[1] Fıkıh Usulü. Hayrettin Karaman.

Derleyen ve Sâdeleştiren: Feyzullah Karaman.Yusuf oğlu. 1959 Sürmene doğumlu. Emekli Din Görevlisi.

Temmuz 1990

NİKAH AKDİ SÖZLEŞMESİDİR…

Gelin Hanıma ait Tanıtım Bilgileri

Adı Soyadı:………………………………….

Baba Adı:…………………………………….

Doğum Yeri ve Yılı:…………………………

T.C. Nüfus Kimlik No:…………………..

Bilir Kişi Yetkisine Sahip Bulunan Gelin Hanımın Velisi.

Adı Soyadı:………………………………….

Baba Adı:…………………………………….

Doğum Yeri ve Yılı:…………………………

T.C. Nüfus Kimlik No:…………………….

Gelin Hanım’ın Şahidi.

Adı Soyadı:………………………………….

Baba Adı:…………………………………….

Doğum Yeri ve Yılı:………………………

T.C. Nüfus Kimlik No:…………………..

Dâmad olacak Bey’e ait Tanıtım Bilgileri.

Adı Soyadı:………………………………….

Baba Adı:……………………………………

Doğum Yeri ve Yılı:……………………..

T.C. Nüfus Kimlik No:………………….

Bilir Kişi Sıfatına Sahip Bulunan Dâmad olacak Bey’in Velisi.

Adı Soyadı:……………………………………

Baba Adı:……………………………………

Doğum Yeri ve Yılı:………………………..

T.C. Nüfus Kimlik No:…………………..

Dâmad olacak Bey’in Şahidi.

Adı Soyadı:…………………………………

Baba Adı:……………………………………

Doğum Yeri ve Yılı:……………………..

T.C. Nüfus Kimlik No:………………….

Tarih:… /… /200… Ay Yılı Takvimine Göre Tarih

Muaccel (Peşin / Nakdi)

Mehir Miktarı (Allın Üzerinden)

………………………………………

Müeccel (Tecil edilmiş / Ertelenmekte

olan / Boşanma Yahut Ölüm hali olursa…)

Ödenmesi Öngörülen Mehir miktarı (Altın Üzerinden)
…………………………….

Gelin Hanım Tarafından…

Tefviz-i Talak (Gelin Hanımın.Kendi Tarafından gerek gördüğü hallerde . Kocası olacak Bey’i Boşama) Yetkisi. Talebi…

Vardır ( )……………………………………….

Yoktur ( )……………………………………..

Nikâh Akdi’miz Sırasında Eşim olacak

Gelin Hanım………………………a İstediği an Kendisini benden boşama yetkisi verdim.

Dâmad:………………………………………..

İmzası


Gelin Hanım’ın:

Adı Soyadı:……………

İmzası

Dâmad olacak Bey’in;

Adı Soyadı:……………

İmzası

KUR ’ AN-I KERİM ALFABESİ ÖĞRETİMİNDE TEPEGÖZ EPİSKOP VE DİĞER SUNUM CİHAZLARI YARDIMI İLE AYNI MEKANDA TOPLU HALDE ÖĞRETİM -1
1- Kursiyer Öğrencilerin dikkatlerini derse toplayabilmek için… Eğitim Öğretimde Sunum Cihazlarının Yeri ve Konumu hakkında… Kendin kulanmakta olduğun Sunum Cihazı hakkında… Kursiyer Öğrencilere Bilgilendirme yap…
2- Kur ’ an-ı Kerim Alfabesinin Sayfalarından Birinci, İkinci ve Üçüncü Dersi Tahtaya yazarak yap.
3- Üçüncü Dersten sonra bir veya iki dersi daha Kur ’ an-ı Kerim Alfabesinden Kopyalanarak hazırlanan Afişlerden yararlanarak işle…
4- Beşinci Dersten sonra veya daha sonraki derslerden itibaren hangi Sunum Cihazını kullanmak üzere hazırlandı isen Kursiyer Öğrencilerini bu Sunum Cihazı ile Eğitim Öğretime hazırla…
Bu Sunum Chazları…
1- Tepegöz.
2- Episkop.
3- Bilgisayar ve Projektör Cihazları ’ dır.

003

DERSE BAŞLARKEN…
1- Laser Çubuk Anten yardımı ile Kur ’ an-ı Kerim Alfabesi Harf ve Alıştırmalardan her birini Beyaz Köşe Ekran üzerinde Kursiyer Öğrencilere Baktırarak Göster. Yalnızca kendin Oku… Okutturma.!… En az Üç defa…
2- Laser Point Anten Çubuk yardımı ile Alfabe Harf ve Alıştırmaların Her birini Kursiyer Öğrencilere baktırarak göster. Açık ses ile kendin oku. Aynı anda hep beraber Okut. Üç veya beş defa…
3- Yine Kur ’ an-ı Kerim Alfabesi ve Alıştırmalarından Her birini Laser Point İşaret Kalemi Yardımı ile Okumadan sâdece göster. Kursiyer Öğrencilerin Hepsine birden Aynı anda Toplu Halde Okut… En az üç defa…
4- Son bir defa Kendin her bir Harf veya Alıştırmayı Beyaz Köşe Ekranın önüne Kalkarak Kursiyer Öğrencilere okutturmadan Göstererek açık ses ile Oku….
5- Okumaya istekli olmayan ve Derse karşı ilgisiz olan Kursiyer Öğrencilerin her birinin Yanına ayrı ayrı giderek sırası ile Her bir Harf ve Alıştırmayı kendisine Laser Point Anten işaret Kalemi yardımı ile göstererek… Baktırarak… Açık Sesle Öğreterek Okut… En az İki veya üç defa…
6- Gönüllü Okumak isteyen Her bir Kursiyer Öğrenciyi Beyaz Köşe Ekranın önüne Kaldır. Açık ses ile Okut…
7- Beyaz Köşe Ekran yahut Perdenin önüne kalkarak okumak istemeyen Kursiyer Öğrencileri azarlama !… Okumaya İstekli olmayanları kaldırma! Okuyamayan az sayıda Kursiyer Öğrencileri bekleme… Ertesi gün sıradaki Konuya geç… 1

1 Feyzullah Karaman. Yusuf oğlu. 1959 Sürmene Trabzon doğumlu. Emekli Din Görevlisi. Rehber Öğretici… Temmuz 2009 Gebze-Kocaeli.

KUR ’ AN-I KERİM ALFABESİ ÖĞRETİMİNDE PROJEKTÖR CİHAZI KULLANIMI DİN GÖREVLİLERİ VE KUR ’ AN KURS ÖĞRETİCİLERİNİN DİKKATİNE… GÖREVLİLERİ KUR’AN-I KERİM ALFABESİ VE ALIŞTIRMALAR

Okumaya istekli olmayan ve derse karşı ilgisiz olan kursiyer öğrencilerin her birinin ayrı ayrı yanına giderek sırası ile her bir harf ve alıştırmayı kendisine lazer point anten işaret kalemi ’ nin ışığı yardımı ile beyaz perde üzerinde göstererek… Baktırarak… Açık sesle her bir harfi veya alıştırmayı tek tek öğreterek okut… En az iki veya üç defa.

004

Ben Bir Türk Deniz Piyadesiyim

Görevim… Hedefimi ele geçirerek… Kıyı başını tutmaktır.

Harekâtın başarısı… Bana bağlıdır.

Can kardeşimi sahilde bıraksam da… Bir an duraklamayacağım

Sahil mayınlı olsa da… Korkmayacağım.

Engeller olsa da… Geçeceğim.

Komuta zincirini… Asla bozmayacağım.

Son mermime kadar… Düşmanla vuruşacağım.

Esir olmayacağım.

Olursam kurtulacağım… Sır vermeyeceğim.

Ben Bir Türk Deniz Piyadesiyim.

Muharebenin kaderi… Benim elimdedir.

Atalarıma layık olacak… Görevimi yapacak… Gerekirse öleceğim…

Ya zafer… Ya ölüm.

Vatan Sağolsun.







TARİHİ VE COĞRAFİ KONUMU İLE SÜRMENE İLÇEMİZ

Doğusunda Of, Dernekpazarı ve Çaykara, Batısında Araklı, Güneyinde Köprübaşı İlçesi ve Gümüşhane İli, Kuzeyinde Karadeniz bulunmaktadır. Deniz seviyesinden Yüksekliği (Rakımı) 10 metre olup Trabzon İlinin 50 Km Doğusunda yer almaktadır. Bir Bucağı (Nahiyesi), dört Belde Belediyesi, kırk köyü olan Sürmene ilçe Teşkilâtı 1854 Yılında kurulmuş, Sürmene merkezinin İlçe Belediyesi de 1876’da kurulmuş olup halen hizmet vermeye devam etmektedir.

İlçe Merkezinin bulunduğu yerin eski adı Humurgân olup sonraları Tabiat güzelliklerine fazlasıyla sahip olması,havasının ve suyunun hoş olmasından dolayı bu kente güzellik anlamına gelen Sürmene adı verilmiştir.

1916’da Sürmene’de diğer ilçe ve yerleşim alanları gibi Rus istilâsınsa uğramış 25 Şubat1918 tarihinde düşman istilâsından kurtulmuştur.

Tabiatın yeşili ile denizin mavisinin birleştiği bir güzel kent olan Sürmene halkı geçimini başta Fındık olmak üzere Çay ,Mısır ,baklagiller ve Narenciye türü, benzer tarım ürünlerinden ve sahil kenti olması nedeni ile balıkçılıktan sağlamaktadır.

Sürmene ilçesi kokulu siyah üzümü, Yerli ekşimsi elması ile bilinir. Yakın tarihte yeni bir meyva çeşidi olan Kivi ve Pepino yetiştiriciliği bölgede yetişen Meyva Tarımı ürünleri; önemli gelir kaynakları arasında yer almaya başlamıştır.

İlçede; yedi tanesi de özel sektöre ait olmak üzere sekiz adet Çay Fabrikası bulunmakta olup üretime devam etmektedir.

Kent merkezi sahil boyu Of ilçe sınırına 6-7 Km doğuda Yeniay ve Çamburnu Sahil Liman Belde Belediye sınırları içerisinde kıyı şeridinde 800 – 900 Tonluk büyük Deniz Motorları yapılmakta olup Büyük Gemi Tersaneleri yapımı bölgede devam etmektedir.Bu iki Beldedenin ikisine birden eski adı ile Mahno ve Sargona denilmekte ve halen bu bölge aynı ad ile anbılmaktadır.

Deniz Motorları Balıkçı Tekneleri Ustalığı Atadan, baba ve dededen genç kuşaklara devam eden önemli bir meslek koludur. Sürmene sahllerine özel;Yakın Deniz Taşımacılığında ve balıkçılıkta kullanılan ve Taka adı ile bilinen vasıtaları meşhurdur.

Konum itibari ile Sürmene ilçesi sahil liman köşesi olarak bilinen Balıklı mahallesinde 1950’tarihlerinde inşa edilerek bir süre avlanmada kullanılmış bulunan Tarihi Sürmene Takası özelliğine sahip bulunan örnek balıkçı motoru; yetkili özel veya tüzel kişilerin korumaya kararlı bir elin kendisine uzanacağı günü mahzun bir hal üzere beklemektedir.

El tezgahlarında üretilmekte olan çelik bıçak imalatı üzerinde Dünyanın sayılı kentleri arasındadır. Karadenize özgü bir çalgı aleti olan Kemençe ustaları Sürmene ilçesinden hiçbir zaman eksik olmamıştır. Engebeli ve tamaç arazilerde kullanılabilen tarım aletlerinden Bel, Kazma veTaş kesme işçiliğinde kullanılan aletleri yapan Demirci Ustaları mevcuttur.

Bıçak sanayi üzerine yakın tarihte kurulan fabrika SürbisaA.Ş ; Sürbıçak San A.ş. üretime devam etmektedir.

İstanbul, Ankara ve İzmir… Büyükşehirlerindeki Sanayicilerin önemli bir bölümü 1975 ve daha önceki yıllardan sonra Sürmene ilçemizden bu şehirlere göçmüş müteşebbis vatandaşlardır. Türkiyenin başta Karadeniz olmak üzere Marmara, Ege ve Akdeniz olmak üzere bütün sahil kentleri ve yerleşim merkezlerinde Sürmeneli balıkçı, Motor Ustası, Ahşap kayık, sandal ve yat Ustalarına rastlamak mümkündür.

Gelenek ve Çevre Kültürüne çok önem veren Sürmene insana dürüst ve çalışkan olup, Sosyal ve Kültürel alanda Türkiyenin kentleri arasında ön sıralardaki yerini korumuştur.

Türkiye geneline oranla okullaşma oranının en yüksek olduğu ilçelerden ilk sıralarda yer almakta, Sürmeneli iş adamları Okul yapma ve yaptırma yarışında ilerdedir.

1995 Yılında emekli olmuş bulunan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Halis Burhan Sürmene Petekli mahallesi doğumlu…

Cumhuriyet Devri Tabâkât-ı Fukahâ’dan olup toplam 11 adet yazılı eseri bulunan; yine yakın tarihte emekli olmuş olan T.C. Diyanet İşleri Başkanlarından Dr. Tayyar Altıkulaç’ın Hocası Merhum Muhammet Esat Dilâveroğlu Aydın Nazilli Müftüsü Sürmene Aksu köyü doğumlu olmak üzere bu büyüklerimiz Trabzon ili Sürmene ilçemizin yetiştirdiği ünlülerdir.

Doğal Güzellikler ve Gezi alanları bakımından da zengin bir ilçe olan Sürmene; Başta Koyun yatağı veya bazılarının da Konya dağı adı ile bildiği mevkiye ait Piknik alanları ve şehitlik ormanı, Çamburnu Ormanı Piknik alanları; Karadeniz Türkülerine konu olan Çamburnu Bayırı olmak üzere iki önemli Milli Park; Sürmene İlçe sınırları içerisinde yer almaktadır.

Sürmene Kent merkezi, Ortamahalle Belediye sınırları içerisinde, Taş Kale (Sürmene Kalesi) M.Ö. 2000 ve 3000 yıllarına dayanan Tarihî bir geçmişe sahip olup 1400 Yıllarında Deniz Ticareti Taşımacılığında bir depo ve sığınak yeri olarak Cenevizli Denizciler tarafından kullanılmış olduğu bilinmektedir.

(daha fazla…)

This slideshow requires JavaScript.

Sürmene – Humurgân sahil bölgesinin son Osmanlı Tımarlı Sipahi Teşkilâtının Baş Tımar Ağası Hacı Yakup Ağadır. Hacı Yakup Ağa Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Mahmut tarafından Tüm Osmanlı Toprak sistemi ve Askeri Teşkilatların ve Yeniçeri Ocağının lağvederek Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adı ile Silâhlı Kuvvetler Teşkilâtını kurması ve bu Orduya Devletden maaş bağlaması ile Yakup Ağanın Baş Tımar Ağalığı fiilen sona ermiş oldu.

(daha fazla…)

Sonraki Sayfa »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.